“Hiç değilse” dedi çocuk okula giderken, “öldüğümde arkamdan ağlayacak birini bırakmayacağım”.

Şiiri yeni okumak cahilliğimdendir; ve fakat şiiri okurken fonda Ahmet Abi’mi Şafak Türküsü‘nü söylerken dinliyorum şu an. Bu ülkede yaşanacak daha nice kötü olayın şerefine lânet ederek hayata devam edelim hadi, hadi topluca kafamıza sıkalım!


İTİRAZIN İKİ ŞARTI

çok olmadığımız kesin
çok olan tarafta değiliz
çok olan tarafta olmayacağız
türkiye’de kürt olacağız
kürtlerde ermeni
ermenilerde süryani
gidip almanya’da türk olacağız
hollanda’da surinamlı
fransa’da cezayirli
iran’da azeri
amerika’da zifiri zenci olacağız
çoğalan zencide mutlaka kızılderili
israil’de filistinli
köpeğin karşısında kedi
kedinin karşısında kuş olacağız
kuşun karşısında börtü böcek
hakemler hep karşı takımı tutacak
ve biz hep yedi kişiyle tamamlayacağız maçı
çiçeklerden kamelya olacağız
az kolumuzun tarafında
solda olacağız
bu itirazın ilk şartı
solda da az olacağız
devrimi çoğaltırken çünkü
bir başka devrime hızla azalacağız

bu da itirazın ikinci şartı

                                                                                               Nevzat Çelik

Bir şarkıyı dinlemişsindir zamanında. Sonra bir daha dinlemişsindir… Sonra bir bakmışsındır ki şarkı seni esir almıştır. Esir almasının bir anlamı da vardır aslında, sen farkında olmasan da: hayatının bir döneminde o şarkı yaşadıklarına eşlik etmiştir, sana birilerinin varlığından haber getirmektedir.

Sonra aradan köprünün suları geçer (kış nasıl geçtiyse artık suyun debisi de yüksekmiş demek ki). Bir akşam, o şarkı düşer birden aklına, bir dinleyeyim dersin. Açarsın şarkıyı ama içinde de bir korku vardır hani; “acaba” dersin, “o eskide bırakmak için 546 parende attığım hurmalar gelir çöreklenir mi üzerime yine, he?” Sonra korkunun ecele faydası olmadığını görürsün ama iyi ki de görürsün çünkü eskide kalan rahattır yerinde, senin de kendi evreninde rahat olduğun gibi. O şarkının sana o zaman söyledikleri bugün, o zamanlar değerli olduğu için yüzünde hüzünlü bir gülümseme bırakır bırakmasına. Ama bugün senin onu başka mânâlarla şekillendirme günündür, hayırlı olsundur, bul karayı al parayıdır, hatta “let the seasons begin”dir.

Dermanlar bir süre rafa kalktı ey güzel sanatkâr!

P.S: Mehmet Erdem’in yorumu da harika bu arada.

Annemle babama izletince onların kendilerine benzeyen birini bulduklarını düşünüp çok sevindim. O kadar güzel, samimi ve doğal ki. En başta kendi annem olmak üzere böyle güzel anneleri ne çok severim ben…


P.S: Bu video üzerine Nesimi Yetik’ten yapacağım bir alıntı güzel gidecek bence, öyle hissediyorum:

11 Eylül sonrasında Amerika’da düzenlenen bir festivale davetlidir Abbas Kiarostami. Lâkin Amerikan Devleti vize vermez Kiarostami’ye, İranlı diye. Ortadoğulu herkes –tanınmış bir yönetmen dahi olsa- potansiyel teröristtir Amerika’nın gözünde. Aynı festivale Kaurismaki de davetlidir. O vizesini almıştır tabi. Ama Kiarostami’ye vize verilmediğini öğrenir. Havalanına kadar gider ama uçağa binip Amerika’ya gitmeye gönlü razı olmaz. Festivale katılmayıp şöyle bir açıklama yapar: ‘‘Amerika’nın eğer İranlı bir yönetmene ihtiyacı yoksa, Finlandiyalı bir yönetmene de ihtiyacı yoktur diye düşündüm. Bizde petrol de yok üstelik.’’ (Kaynak: Afili Filintalar, 7 Ocak 2012 tarihli yazısı)

Ne zamandır böyle güzel bir şarkı dinlememiştim, ne zamandır CD de almamıştım “müzikmarketten”. Albümün tamamı çok iyi ve fakat ben buna takıldım kaldım.

P.S: Leyla ile Mecnun’un müzikleri de çıksın artık, bütün versiyonları hem de, lütfen.

4 gündür en olmadık yerlerde histerikçe güldürürken ağlatan bu videoyla hayat var.

P.S: Bunun bir de düşen noter versiyonu var ki yıllardır aklıma geldikçe gülerim.

Semaver Kumpanya’nın Metot adlı oyunu gidilip görülmesi gerekenlerden. Dört kişilik oyuncu kadrosu çok iyi performanslar sergiliyor; gerilimin had safhalara çıkması (özellikle kronometre tutulan 10 dakikalık bir bölüm var ki gerçekten çok iyi bir reji çalışması ve oyunculuk örneği) sürecinde insanı gerçekten geren, oyuncuların birbirleriyle yıllardır oynamalarından gelen etkileşim ve oyun vermelerine odaklanmaktan kimi zaman izleyicinin kendini kaptırıp gitmesine kadar, sahneyle seyirci arasında oldukça iyi bir denge kuruluyor.

İki hususta takılıp kaldım yalnız; 2 saatlik oyun ara verilmeden oynanıyor ve ara verilmemesi oyunun yansıtmak istediği klostrofobi ve gerilim için bir yandan gerekli bir olgu. Ve fakat bir noktadan sonra ister istemez seyircinin temposunda hafif bir düşme oluyor. Sanki “ara verilmeyecekse oyun az daha kısa olsaydı bari” izlenimini içinde barındırıyor. Bir de bazı yerlerde metnin çevirisi biraz kulak tırmalıyor. Küfürlerin yerelleştirildiği bu metinde bazı deyimler de gündelik dile daha çok uyarlansaydı daha iyi olabilirmiş. Amma velâkin genel olarak son derece iyi bir oyun, harika dört oyuncu ve güzel bir iki saat baydıvey.